Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

sivil_sesler_festivaliSivil Toplum Geliştirme Merkezi tarafından sivil toplum örgütlerinin katılımıyla birlikte organize edilecek olan “Sivil Sesler” Festivali 25-27 Eylül 2009 tarihleri arasında Küçükçiftlik Park’ta gerçekleştirilecek. Festivalde tanitim stantlari kurulacak, cesitli oturumlar, konserler, kultur-sanat etkinlikleri, atolye calismalari, soylesiler, kisa film/belgesel gosterimleri ve benzeri bircok etkinlik duzenlenecek. Festivalde aktif olarak yer almak istesen sivil toplumcuların (stant açmak, etkinlik düzenlemek, atölye çalışması vb.) 31 Ağustos’a kadar başvurularını gondermesi gerekiyor. Festivalle ilgili ayrıntılı bilgi için bilgi@sivilsesler.org

http://www.sivilsesler.org

Festival programı yakın zaman içinde belli olacak…

Yoksa siz hala?

90′larda televizyonu bolca izlemiş olanlar hatırlarlar. Bir margarin reklamı vardı “yoksa siz halaaaaaa anneninizin margarinini mi kullanıyorsunuz?”

Siz hala anneninizin margarinini mi kullanıyorsunuz bilemem ama ben annemin margarinini kullansam da kesinlikle daha az yağ kullanıyorum.

Okul zamanları ailesinden ayrı yaşayan biri olarak kendi yemeklerimi kendim yapıyorum. Tatillerde ailemle bir araya geldiğimizde ise en büyük çatışmalar yemek üzerinden çıkıyor. Sanırım kendimce anneme ayrı bir birey olduğumu ayrı bir yemek kültürüyle anlatıyorum.

Konudan daha fazla uzaklaşmadan, annemin tüm yemekleri benimkilerin en az 3 katı daha fazla yağ içeriyor. Bunun pek çok nedeni olabilir:

1. Öğrenci bütçesi: Ucuz al, uzun süre kullan.

2. Dayatılmış “az yağlı beslen, zayıfla” tüketici politikaları. Abur cuburların üzerinde yazan “%45 daha az yağ ve %25 daha az şeker” etiketlerini takip eden birkaç kuşak yetişti, farkında mısınız? Tabii bu arada yazmadıkları “hmm unutmuşuz ama içinde %78 oranında ilginç katkı maddeleri var” etiketleri. Yağdan kısalım derken onkojenleri alıyoruz.

3. Değişen ve globalleşen damak zevki. Nerde o eski yağı her tarafından damlayan kuzu çevirmeler? Artık soya yağından yapılmış Çin yemekleri var. Unutmamak lazım ki bir de ekstra yağlı olmalarına rağmen yağsız gibi tat alınan fast food’lar.

Geçenlerde gittiğim bir yemekte evin reisi çöp şiş ikram etti. Bir güzel yedim. Sonra karşımdaki hemcinsime baktım. 3 sıra çöpşişten sadece 1 (yazıyla: bir) adet yemişti. Ben bu güzel yemek kaçırılır mı diye düşüncelere dalmışken kendisi cevabı verdi: “Çok yağlı!” Bıçağıyla yağlı kısımları kesebileceğini söyleyecekken şişlerden ikisinin evin reisine ve birinin evin köpeğine gittiğini görünce sustum.

Sonuç olarak, annemin yağlı yemeklerinden olabildiğince az yiyip, “anneeee bu akşam yemeği ben yapayım sen yorulma” diyerek daha az yağlı yemekleri onlara empoze etmeye çalışıyorum. Şimdilik işe yarıyor gibi…

Türkiye’nin Dilinin Ucu

turkiye_harita_doguÇocukken ezbere Türkiye haritası çizerken üstte Sinop’un oraya bir burun koy, batıda İzmir’den bir musluk çıkar, güneyde Antalya’dan içeri gir, Hatay’ı uzat, doğuda da bi Hakkari’nin bir de Ağrı’nın oralara çıkıntılar yap al sana Türkiye diye ezberlemiştim. İşte bu doğuda Iğdır’daki çıkıntı meğer dünyanın enteresan yerlerinden biriymiş.

Kafkasları anlamak için Iğdır’ın Aralık ilçesinden bu çıkıntının en ucundaki çıkıntıya doğru (Dilucu) devam ederken durup sadece bir etrafınıza bakınız… Düz gitmeye devam ederseniz 15 dakika içinde Dilucu sınır kapısından Hasret Köprüsü’nden geçip Azerbaycan’a bağlı Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’ne gidersiniz, solunuza doğru bakarsanız Ermenistan’ı görürsünüz, sağınızda ise şeriat hüküm süren İran İslam Cumhuriyeti vardır, arkanızda ise Türkiye alabildiğince Edirne’ye kadar uzanır, Küçük ve Büyük Ağrı tüm heybetiyle size bakar.

Turkiye_Igdir_Aralik_Dilucu

Karşımdaki yer Azerbaycan’a bağlı ama Azerbaycan’la arasında sınır yok, karşımdaki ile solumdaki bildiğin düşman, solumdaki ile bizim aramızda husumet var, solumdaki gözünü arkamdaki dağa dikmiş bizimdir o kutsal dağ diyor, sağımdakinde ise sanırım devrim oluyor…

buyuk_agri_kucuk_agri_dagi

Kısa süreliğine başka bir ülkeye gidenleri şu şekilde sınıflandırabiliriz.

1- Seyahat Edenler (Sırt çantası 13-14 kilo ile seyahate çıkıp 15-16 kilo ile geri dönenler)

2- Nakliyeciler (uçakta fazla bagaj ödememek için 30 kiloluk el bagajı hazırlayıp 4 parça bavulu havaalanlarında taşırken heba olanlar) 2. gruptaki nakliyeciler  gittikleri yer neresi olursa olsun sürekli olarak gittikleri yerdeki fiyatların daha ucuz ya da ordaki ürünlerin daha kaliteli olduğunu düşünürler. Bunlar Fransa’ya gidip burdaki ürünler daha kaliteli diye Denizli’den gönderilen dockers pantalonları alıp geri getirirler, Rusya’ya gidip buradaki pantalonlar Türkiye’ye göre daha ucuzmuş diye 5-10 tane de ordan alır gelirler. Fırsatçılık hastalığına yakalanan bu tiplerin, sürekli birşeyleri kaçırıyorum buraya geldim alışveriş yapmalıyım diye düşünmekten beyinlerinin bir kısmı işlevsiz kalır. Beynin kalan kısmı ise sürekli hesap makinesi olarak çalışıp yerel kurları dolara doları da TL’ye çevirip Türkiye’ye göre daha ucuz olup olmadığını anlamaya çalışmaktan seyahatin 2. gününde beyinsel aktiviteler sona erer.  Bu aşamadaki bir adama bunu kendi ülkende X liraya alırsın burada X-1 lira diyerek üzerinde Made in China olan ilgili ilgisiz işine yaramayacak herşeyi satabilirsiniz.

Bu kişiler genelde satın alma gücü paritesinden habersiz olarak tamamen alışverişe odaklandıkları için en fazla kazığı yiyip dolandırılıp dönenler de bunlar olur. Beyin şartlanmış bir şekilde herşeyi TL’ye çevirir ve TL üzerinden düşünür. Bu bir Amerikalı’nın İstanbul’da kıytırık bi bar’da 2 biraya 40 dolar ödeyip, aa iyiymiş Amerika’da olsam 50 dolar öderdim diyerek sevinmesi  ile aynı durumdur.

İktisatçılar bir ülkedeki gerçek refah durumunu ölçerken satın alma gücü paritesini (Power Purchasing Parity – PPP) kullanırlar. Bir ülkede profesör 100 dolar maaş alırken, o ülkedeki min. standartlarda yaşamak çok daha ucuzsa o kişinin refah durumu Amerika’da 1000 dolara çalışan birisinden daha iyi olabilir. Dolayısıyla fiyatları kendi ülkenizin kuruna çevirerek ucuz olup olmadığına karar vermek reelde bir yanılgıdır. İstanbul’dan Kahire’ye giden birisi için şehrin bir ucundan diğer ucuna 10 Dolar’a gitmek gayet makul ve cazip görünürken, taksicinin aylık kazancının 80 dolar, benzinin de 10 cent olduğu gerçeğiyle düşündüğünüzde 10 Dolar’a aslında hayatınızın kazığını yemiş olabilirsiniz. Peki ben paramın o ülkedeki gerçek değerini nereden bilecem oturup tek tek bütün pariteleri mi hesaplıcam derseniz bunun kolay bir yöntemi vardır, McDonalds…

mcdonalds_tbilisiGittiğiniz ülkede bir McDonalds’a gidersiniz ve Big Mac’in fiyatına bakarsınız. (Dikkat edin menü değil, tekli big mac olması lazım) Sonra fiyatını kendi ülkenizdeki big mac ile karşılaştırır ve 2 ülke arasındaki pariteyi bulursunuz. Kendi ülkenizde aylık maaşınızla 250 big mac alabiliyorken, seyahat ettiğiniz ülkede 500 big mac alabiliyorsanız cebinizdeki paranın değerini daha net kestirebilirsiniz.  (Big Mac Norveç’te 5.79 Dolar’ken Malezya’da 1.70 Dolar ve Türkiye’de de 3.13 Dolar’mış)

Hatta The Economist yıllardır Big Mac index yayınlayarak Big Mac fiyatları üzerinden ülkeler arası satın alma gücü paritesini ve kurun dolara karşı fazla ya da eksik değerli olmasının analizini yapmakta. (Big Mac Index)

mcdonalds_rusya

başka birşeyden bahsedecektim ben aslında ama neyse uzun bir yazı oldu, nakliyeci olarak seyahat edenlere biraz daha saydıracaktım…

Mehmet_Talat_PashaErmenistan seyahati sonrasında kulağım Talat-Enver-Cemal Paşa diye çınlayıp duruyordu. Kimdi bu Talat Paşa neydi diye biraz bakınayım dedim kafam iyice karıştı. Ben Talat Paşa’yı inkılap tarihi derslerinden ittihat terakkici, Atatürk’le çok hoşlaşmayan jön türk amcalardan iri cüsseli biri olarak bilirdim…

Ermenilerin Enver ve Cemal Paşa ile 1915 olaylarının baş mimarı olarak çocuğundan yaşlısına nefret kustuğu Talat Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yargılanarak ölüme (!) mahkum edildiğini,  bir Alman Denizaltısı (!) ile önce Rusya’ya Sivastopol’a ordan ayarlanan trenle Berlin’e kaçtığını, Alman başkentin lüks semti Charlottenburg’te  9 odalı evinde Mehmed Sai kimliği ile 2 yıl yaşadığını, tütün almak için dışarı çıktığında evinin hemen yanındaki sokakta Sogomon Tehliryan isimli Ermeni bir genç tarafından ensesinden iki kurşunla vurularak öldürüldüğünü, daha sonra ailesini Ermeni tehciri sırasında kaybettiğini söyleyen Ermeni gencin Alman Mahkemesi’ndeki davada aşırı tahrikten dolayı 1 günde beraat ettiğini (!), Talat’ın Berlin’deki Türk mezarlığına gömüldüğünü , sonra 1943’te Hitler’in 2. Dünya Savaşı politikası olarak Türk-Alman ilişkilerini sıcaklaştırmak (!) amacıyla Talat’ın kemiklerini Türkiye’ye gönderdiğini, Bakanlar Kurulu kararı ile Talat Paşa’nın Şişli Hürriyet-i Ebediye Şehitliği’ne  görkemli bir askeri devlet töreni ile (!) gömüldüğünü öğrenince bi dakka bi dakka Talat Paşa noluyor dedim. Meğer ben Istanbul’dayken 2 yıl boyunca Talat’ın yanından geçmişim hergün.

Önce atladım Şişli Abide-i Hürriyet Tepesi’ne gittim. İstanbul’un göbeğinde olan bu anıt herkesin geçerken gördüğü ama genelde kimsenin uğramadığı bilmediği bir yer.  30 Mart vakasında ölenler için yapılmış olan bu anıt, bir nevi Osmanlı zamanının taksimi, anıtkabiri, Osmanlı’da özgürlüğün aydınlığın simgesi…  Özgürlükçülerin toplandığı, gericilere şeriatçılara karşı protestoların yapıldığı devrimciliğin sembolü bir yer.  Talat’ın mezara doğru bir bakayım derken bir baktım aa Enver Paşa da ordaymış.

talat_pasa_mezar

enver_pasa_mezarŞimdi Erivan’da soykırım müzesinde Talat Paşa’nın tehcirde çocuk ve kadınların öldürülmesine ilişkin Halep’e gönderdiği telgraf var (bu da spekülatif bir konu sonradan belgenin sahte olduğu ortaya çıkmış ama neyse uzatmıyorum).  Tehcirle ilgili olarak daha sonra Talat Paşa’nın 15 x 10 cm ebatlı kara kaplı defteri piyasaya çıkıyor ve tehcir edilen kişilerle ilgili istatistiki bilgiler şehirlere göre tek tek not edilmiş olarak toplam 924.158 kişi olarak yer alıyor. (Talat Paşa’dan daha mı iyi bileceksiniz, adam günlük tutmuş).  Bir söylentiye göre Talat Paşa Berlin’de tehditler almaya başlayınca Alman polisi korumak istiyor, Talat diyor ki ne kadar korursanız boşuna, vurmaya karar veren vuracaktır, nitekim ben de hayatımda vurmak istediğim herkesi vurdurttum.

Şimdi önce Talat Paşa’yı öldüren Ermeni genç Sogomon Tehliryan’ın beraat ettiği Alman davasından ifadelere baktım: Yargıcın “pişman mısınız,” sorusunu Tehliryan, “hayır” diye yanıtlamış, “bir insan öldürdüm, ama katil değilim.” Sogomon’a Talat Paşa’yı niçin arkadan vurduğu sorulduğunda,  şunları söylemiş: “Öldürmeye daha önce birkaç defa teşebbüs edip önüne çıkmıştım. Ama öyle bir bakışı vardı ki, silâhımı çekemedim. Sonra da arkasından vurdum. Sogomon ilginç bir şekilde davadan beraat ediyor ve 1960’da San Francisco’da ölüyor. Hatta kendisi heykeli falan olan bir Ermeni halk kahramanı oluyor. Sonrasında ise beyanının yalan olduğu ortaya çıkmış. (hoppala yine mi komplo çıktı?)

Talat Paşa’nın mezarı yıllar sonra çöp içinde kalıp tinerci mekanına dönüşünce İstanbul Büyükşehir Belediyesi güvenlik tutuyor ve anıtı korumaya alıyor. (Burada da anıtın belediyeden alınıp askeriyeye verilmesi ve askerlerin koruması gerektiğine ilişkin tartışmalar da mevcut)  Yıllar sonra Talat Paşa’ya şaşırmış İşçi Partililer sahip çıkmış, devrimci Talat Paşa’yı anmışlar. Güvenliğe kimler ziyaret ediyor burayı başka 15 Mart’ta falan dedim, 3-5 Mason geliyor sessiz sessiz takılıp gidiyorlar dedi. (Hoppala bu nerden çıktı) Üşenmedim, oturdum Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın web sitesine de girdim. Şöyle bir bakayım dedim büyük üstatlara, tesadüf ki onların da ilk büyük üstadı 1909’da Talat Paşa’ymış. Talat Paşa’nın üstüne de şimdiye kadar 30 büyük üstad gelmiş geçmiş.

Şimdi yazılacak daha çok şey var ama uzatmadan sizlere konu hakkında bilgisiz biri olarak tüm samimiyetimle soruyorum, bu Talat Paşa kimdir? Devrimci midir? İşbirlikçi midir? Tehcirci midir? Atatürk’le uyuşamaz, devleti batırır, savaşı kaybeder, yanlış kararlar verir,  idama mahkum olur, Almanlara sığınır, halen tartışmalara yol açan politikaların sorumlusudur da niye İstanbul’un göbeğinde saygın devlet büyüğümüz olarak yatmaktadır?

hinkali1Gürcistan’ın haçapuri ile birlikte en ünlü yemeklerinden biri de hinkali… bizim mantıya benziyor, ama nerde bizim Kayseri’de bir kaşığa 40 tane mantı sığdıran teyzeler… ne uğraşacaksın tek tek mantı açacam diye, yap kocamanından 10-15 tane bitti… Gürcü işi hinkali’den 6 tane yedim doydum… hinkali’yi elle yemek gerekiyor, sapını (kudi) genellikle yemiyormuşsun, ben onu da yedim… yerken mantının içindeki suyu akıtmadan yemek de marifetmiş…

afiyetle yedim… sadece bunun da içine kindzi diye bir ot koyuyorlar… normalde baharatları otları severim ama bu öyle birşey ki koyduğun her yemeğin istisnasız tadını bozuyor. Ermenistan’da da koyuyorlar her birşeye, öğrendim sonunda maydanoza benzeyen bu yemek bozucunun adı kişniş otuymuş… uzak dursun benden…

hinkali3hinkali2

Slovakya’da ben bunların yerel çorbası neyse onu istiyorum, işkembeden ne kadar daha kötü görünebilir ki derseniz, oturur kahvaltınızı paşa paşa bu çorba ile yaparsınız. Hayvan bilmemne parçalarını kulağını gözünü anladım da bre adam çorbanın içine niye sahanda yumurta kırarsın… (Bütün çorbayı yedim kalanını da ekmekle sıyırdım)

2 foto arasındaki 6 fark

Zeppelinfield – Nürnberg – Bavaria

fotoların tarihleri farklı… biri 1938′de 2. Dünya Savaşı öncesi çekilmiş Hitler’in güç gösterisi zamanı, diğeri geçen hafta Almanya seyahatinden… birinde führer kalabalığa sesleniyor, diğerinde ben boşluğa… Peki Almanya seyahatinde gezecek yer olarak bula bula burayı mı buldun? sanırım gerçekten başka biyer bulamadım.  Ama aferin Almanlara yıkmamışlar da korumamışlar da tepesindeki swastika bombalandığı gibi öylesine olduğu gibi bırakmışlar, “unutmuyoruz silip yıkıp atmıyoruz farkındayız ve utanıyoruz…” tabi rock festivali oluyo artık buralarda… Almanya’dan bu kadar…

yine yollardayım..

farkettim ki benim için önemli olan bi noktaya varmak değil seyahat etmek. Yani benim için B noktasının neresi olduğunun bir önemi yok, önemli olan A noktasından B noktasına doğru gitmek… herhangi bir değişiklik keyif veriyor bana, başka biyere gideyim biraz takılayım döneyim yeterli, döndüğümde daha mutlu oluyorum.. keyifle İstanbul’dan trene atlayıp 3 günde Tahran’a gidip biraz etrafa bakınıp tahran’ın hangi yemegi meshursa tadına bakıp tebriz üzerinden geri dönebilirim..

(bu yazıya vaktim olunca eskilerden bi yol fotoğrafı ayarlıcam, sindi yoldayım)

2 şehir, kırmızı florasan..

İran Tebriz’de akşam dolaşırken sokaklardaki dükkanların tümünde kırmızı florasan aydınlatmaları görünce bir an sokaklar Amsterdam Red Light District’i anımsattı. Tabi benzerlik sadece philips kırmızı lambalar.. Kırmızı florasanın o mekanda seks oldugu anlamına geldiği Red Light District’te (solda) turistler çocuklarının elinden tutup bölgeyi müze dolaşır gibi gezerken Tebriz’de (sağda) fuhuşun cezası recm.

red-light-district-window2 tabriz

Eski Gönderiler »